Her şey küçük başladı; küçücük, önemsiz görünen bir ayrıntıyla. Emma, bu önemsiz şeyin önünde, ürpermeden bakmanın imkânsız olduğu bir uçurum açacağını hayal bile edemezdi.
Her şey çileklerle başladı.
Küçük kızı, neşesi, anlamı Sophia, tatlıdan bir ısırık aldıktan sonra aniden kızardı. Alerji mi? Önemli bir şey değil, diye düşündü Emma. Ama doktor, “Bazı insanlarda çilek olur,” dediğinde yüreği sızladı. Ne onun, ne kocasının, ne de ailesinin; hiç kimsenin alerjisi olmamıştı.
Ve sonra… gözler.
Kendisininkiler değil.
Kahverengi, sıcak, çikolata gibi, kocasınınkiler gibi. Ama Emma’nınkiler gri-mavi, şeffaf, sabah gökyüzü gibi. Ve aniden, kızında kendinden eser kalmadı. Hiçbir özellik. Hiçbir bakış. Güneşte gözlerini kısma alışkanlığı.
“Genetik karmaşık bir şey,” dedi doktor küçümseyerek. Ama bir annenin yüreği çocuğunun nerede olduğunu bilir.
O gece Emma kalkıp doğum hastanesinden kalma eski bir kutu belgeyi açtı. Bir etiket, bir fotoğraf, doğum belgesinin bir kopyası. Hemşirenin imzası, sanki kasıtlı olarak çarpıtılmış gibi eğriydi. Sanki birileri okumasın istiyormuş gibi.
Aramaya başladı.
Önce sessizce, temkinli bir şekilde. Sonra çaresizce, her şeye hazır bir anne gibi. Aynı gün doğum yapan kadınları sosyal medyada aradı. Klara’yı buldu; onun da aynı yaşta bir kızı vardı. Ve Sofia’yı da.
Bir kafede buluştular. Kızlar yan yana oturdular; bir elmanın iki yarısı gibiydiler ama yabancıydılar. Ve Emma aniden gördü: “yabancı” Sofia, tıpkı bir zamanlar yaptığı gibi gülümsüyordu. Aynı gamze, aynı şaşı bakış.
“Sen… annesi mi?” Emma nefes verdi.
Clara’nın rengi soldu. Ve o anda ikisi de fark etti: İmkansız gerçekleşmişti.
DNA testi anlaşmayı kesinleştirdi.
“Biyolojik anne değil.”
Emma geceleri uyumamıştı. Bir dava mı? Bir skandal mı? Bir ayrılık mı? Yoksa sessiz kalıp, hiç olmamış gibi davranıp, kollarında, kalbinde büyüyen kızı sevmeye devam mı etmeliydi?
“Anne, ağlıyor musun?” diye sordu Sophia, kızı değil.
“Hayır tatlım… Sadece bir taslak.”
Ama Emma biliyordu: Artık aralarında her zaman bir gerçek gölgesi olacaktı. Saklanamayacakları bir gölge.

Üç ay geçti.
Sonuçların olduğu belgeler çekmecede saatli bomba gibi duruyordu. Emma, avukatının yanında Clara ile buluştu. Avukat omuzlarını silkti:
“Dava açabilirsin. Ama bir düşün: Kimi geri getirmek istiyorsun? Kimi kaybetmek istiyorsun?”
Kızlar ilk görüşte arkadaş oldular, sanki birbirlerini hep tanıyorlarmış gibi. Güldüler, tartıştılar, sırlarını paylaştılar. Sadece anneleri sessiz kaldı.
Ama çocuklar bunu hissetti. “O” Sofia uzaklaşmaya başladı. İçine kapandı. Uykusunda iç çekti.
Ve sonra Emma kararını verdi.
Yargılama yok. Savaş yok. Sadece gerçek.
“Onlara söyle,” dedi Clara’ya. “Kendileri karar versinler.”
Bir yıl sonra kızlar birbirlerinden ayrılamaz hale geldiler.
“Kız kardeş,” diyorlardı kendilerine.
Ama bir gün her şey altüst oldu. Kan Sofya yanlışlıkla bir DNA testi buldu.
“Hayatını çaldığımı söyledi,” diye bağırdı Klara. “Sonra da gitti.”
O akşam, kız Emma’nın kapısının önünde, elinde bir sırt çantası ve eski bir oyuncak ayıyla duruyordu.
“Artık orada yaşayamam. O benim annem değil.”
Arkasında ise bu evde büyüyen başka bir kız duruyordu ve titrek bir sesle sordu:
“Anne… Doğru mu?”
Ev bir savaş alanına döndü.
Kızlardan biri sessizdi. Diğeri ağlıyordu. Kocası balkonda sigara içiyor, konuşmaktan kaçınıyordu.
Sonra okulda bir kavga. Sonra bir dava.
Ve sonra bir not:
“Yapamam. Üzgünüm.”
Kanlı Sophia kaçtı.
Duruşma ertelendi. Hakim yorgun bir şekilde şöyle dedi:
“İkiniz de iyi annelersiniz. Ama çocuklar eşya değil. Ne istediğinize karar verin.”
Ve kızlar kendi kararlarını verdiler.
“Biz eşya değiliz! Birlikte olmak istiyoruz!” diye bağırdılar ikisi de.

Emma ve Clara bakıştılar.
“Onu bırakamam,” diye fısıldadı biri.
“O zaman onları birleştirmeye çalışalım,” diye yanıtladı diğeri.
Artık Sophia’ların iki evi var.
İki aile.
İki doğum günü.
Ve kızlardan biri gece öksürdüğünde birbirlerini arayan iki anne.
Bazen hangisinin diğerine daha çok benzediği konusunda tartışırlar. Bazen kaderlerinin nasıl “karıştığına” gülerler.
Ama biri bir kabustan uyanıp telefona fısıldadığında,
“Anne, neredesin?…”
“Buradayım canım,” diye yanıtlar ikisi de.
Çünkü kan bağı yanılabilir.
Ama kalp asla yanılmaz.