Hastanenin beyaz duvarları arasında Vahe, haftalardır derin bir sessizliğe gömülmüştü. Korkunç bir araba kazasından sonra vücudu ağır hasar almış, bilinci ise karanlığa hapsolmuştu. Doktorlar saatlerce süren ameliyatların ardından hayatta kalmasını sağlamış olsa da koma hali bir türlü değişmiyordu. En deneyimli uzmanlar bile modern tıbbın tüm imkanlarını seferber etmelerine rağmen Vahe’nin gözlerini yeniden dünyaya açmasını başaramamıştı.
Ailesi, her geçen gün umudunu biraz daha kaybederek yoğun bakımın kapısında bekliyordu. Bir gün, doktorlar rutin kontrollerini yaparken kapı aniden aralandı ve içeriye küçük bir çocuk girdi. Bakışları hüzün dolu ama bir o kadar da masum olan bu küçük misafir, Vahe’nin torunu Ararat’tı. Doktorlar başta çocuğu dışarı çıkarmak istese de dedesine olan sevgisini görünce bir istisna yaparak kalmasına izin verdiler.

Küçük Ararat, heyecandan titreyen elleriyle yatağa yaklaştı. Kimsenin müdahale etmesine fırsat vermeden dedesinin elini tuttu ve ardından ellerini dedesinin başına koyarak onu hafifçe sarstı. Hiçbir tıbbi cihazın ya da ilacın yapamadığını, bir çocuğun saf sevgisi saniyeler içinde başarmak üzereydi. O an odadaki herkesin nefesi kesildi çünkü kimse bu temasın yaratacağı mucizeye hazırlıklı değildi.
Beklenmedik bir şekilde Vahe’nin vücudu hafifçe titredi ve haftalardır sımsıkı kapalı olan göz kapakları yavaşça aralandı. Doktorlar şaşkınlık içindeydi; tıbbi açıdan açıklanamayan bu durum karşısında birbirlerine bakakaldılar. Ararat’ın masum gülümsemesi ve içten sevgisi, Vahe’nin yaşama tutunması için ihtiyaç duyduğu tek güç olmuş, onu ölümün kıyısından çekip almıştı.

O gün hastanedeki herkes, profesörlerden hasta bakıcılara kadar, insan iradesinin ve masumiyetin gücüne tanıklık etti. En karmaşık makinelerin bile yetersiz kaldığı noktada, bir çocuğun sarsılmaz inancı yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgiyi aşmıştı. Vahe hayata dönmüştü ve bu mucize, sevginin bazen en güçlü ilaçtan bile daha etkili olduğunu herkese kanıtlamıştı.