Kızımın gönderdiği “Baba, yalvarırım yardım et” mesajı üzerine hiç vakit kaybetmeden yola çıktım. Bir buçuk yıldır süren o derin sessizlik, yerini korkunç bir feryada bırakmıştı. Tepeye kurulu malikaneye vardığımda dışarıya taşan müzik ve ışıklar sahte bir zenginliğin göstergesiydi. Kimseye görünmemek için taksiden uzakta inip eve doğru yürüdüm, içimdeki huzursuzluk her adımda daha da katlanıyordu.
Evin arka kapısından içeri sızdığımda gördüğüm manzara kanımı dondurdu. Biricik kızım Anna, kirli bir paspasın üzerinde, yırtık bir paltoyla bir evsiz gibi uyuyordu. İçerideki davetliler ona bir eşya gibi davranıyor, üzerinden atlayıp geçiyorlardı. Derken damadım elinde kadehiyle belirdi; hiçbir pişmanlık duymadan ayakkabılarını kızımın karnına bastırarak temizledi ve misafirlerine dönüp, “Aldırmayın, bu bizim deli hizmetçimiz,” diyerek kahkahalar attı.

Bu canilik karşısında öfkem patlama noktasına geldi. Sessizce kalabalığın ortasına daldım ve müziğin kesilmesiyle tüm gözler bana döndü. Damadımı yakasından tuttuğum gibi kadehini elinden düşürüp onu bir çöp torbasıymış gibi kapının dışına fırlattım. Şaşkınlık içindeki misafirlere dönerek, “Hemen defolun ve bu evin gerçek sahibinin kim olduğunu hatırlayın!” diye kükredim. Dakikalar içinde o görkemli ev bir mezarlık sessizliğine büründü.

Eski dostlarım olan polis şeflerini arayarak durumu bildirdim. Yapılan incelemelerde damadımın sadece kızıma işkence etmediği, aynı zamanda mallarımıza yasadışı yollarla el koyduğu ortaya çıktı. O gece kelepçelenerek götürülürken attığı yalanlar ve özürler artık çok geçti. Adalet yerini bulmuştu; o zenginlik maskesi altındaki tüm pislikler birer birer gün yüzüne çıktı.

Sonunda kızımı kucağıma aldığımda, uzun zamandır ilk kez korkudan değil, huzurdan ağladığını duydum. O evi arkamızda bırakarak ait olduğu yere, benim yanıma döndük. Bir babanın en büyük gücü evladını korumaktır ve ben o gece sadece kızımı değil, onun onurunu da kurtarmıştım. Artık güvendeydi ve bir daha asla kimse ona zarar veremeyecekti.