Bir kız ekmek çaldı ve alıcı hiç kimsenin beklemediği bir şey yaptı. Milyonlarca insanın yüreğine dokunan bir hikaye

Soğuk bir Kasım rüzgârı, dükkanın yarı açık kapısından içeri esiyor, taze ekmek kokusunu sokağın nemine karıştırıyordu. Kirli fayanslarda titreşen ışık, insanların uğultusu ve çantaların hışırtısı tanıdık, günlük bir fon oluşturuyordu. Dışarısı hızla kararıyordu ve bu loşlukta insanlar kasada yorgun, düşünceli ve ilgisiz duruyorlardı. Kimse bu akşamın insanlıklarının bir sınavı olacağından şüphelenmiyordu.

Sıcak çörek kokan reyona yorgun yüzlü orta yaşlı bir adam girdi. Yıpranmış paltosu ve eski püskü şapkası, uykusuz ve aç geçen uzun günleri ele veriyordu. Sanki her hareketi zahmetsizceymiş gibi, tek bacağı üzerinde durarak dikkatlice yürüyordu. Elinde eski, neredeyse boş bir çanta vardı. Tam o anda hayatının bir başkasının hayatıyla çarpışmak üzere olduğunu bilmiyordu.

Yedi yaşlarında zayıf bir kız çocuğu ekmek rafının yanında duruyordu. Ceketi çok büyük ve yamalı, botları ıslak ve elleri titriyordu. Ekmeğe sanki bir kurtuluşmuş gibi baktı. Birkaç saniye sonra, parmakları beceriksizce yakalayıp ceketinin altına soktu. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki, sanki bütün dükkan duyabiliyordu.

“Küçük kız, ne yapıyorsun?” diye sert bir ses duyuldu. Yanında duran adam kaşlarını çattı. “Bu hırsızlık, anladın mı?”

Durup kaldı, yere baktı.
“Özür dilerim… Sadece çok açım,” diye fısıldadı, zar zor duyulabilecek bir sesle.

Dükkan sessizliğe gömüldü. İnsanlar döndü. Bazıları dillerini şaklattı, bazıları başlarını salladı. Havada gerginlik vardı; herkesin rahatsız olduğu ama kimsenin karışmak istemediği o an.

“Demek iş buraya geldi,” dedi biri. “Çocuklar bile çalıyor…”

“O bir hırsız değil,” dedi tezgahtaki genç adam sessizce. “Sadece aç. Bu bir suç değil, çaresizlik.”

Kız, elinden alınacağından korkuyormuş gibi ekmeği daha sıkı kavradı. Gözleri yaşlarla parlıyordu. Aniden, eski yağmurluklu bir adam kasadan öne çıktı. Sesi sakin ama kararlıydı:

“Ona dokunma. O benim kızım.”

Herkes donakaldı.

Yaklaştı ve elini omzuna koydu.

“O açgözlülükten çalmıyor. Sadece hayatta kalmaya çalışıyoruz. Evde iki küçük çocuğumuz var, karım hastanede ve paramız yok. Bugün onlara ne yedireceğimi bilemedim.”

Dükkanda sessizlik çöktü. Kasiyer garip bir şekilde yere baktı. Sırada bekleyen bir kadın gözlerini sildi. Birisi sessizce şöyle dedi:

“Bizi affet. Gerçeği bilmeden yargıladık.”

“Bazen,” diye yanıtladı adam, “hayat bizi iyiyle kötü arasında değil, açlıkla utanç arasında seçim yapmak zorunda bırakıyor.”

Bu sözler görünmez bir perdeyi aralamış gibiydi. Müşteriler cüzdanlarını çıkarmaya başladılar, biri bir torba bakkal, diğeri bir banknot uzattı. Kasiyer adama bir kuruş almadan bir torba bakkal uzattı.

Kız, dünyanın bu kadar nazik olabileceğine inanamıyormuş gibi, kocaman gözlerle herkese baktı. Babasına sarıldı, babası ise sadece usulca fısıldadı:
“Görüyorsun ya canım… herkes geçip gitmiyor.”

O akşam, kimse etkilenmeden kalmadı. Ekmek reyonunda tesadüfen karşılaşanlar, dükkandan biraz farklı, daha sıcak, daha nazik, daha insancıl bir şekilde ayrıldılar.

Ve adam, çiseleyen yağmura doğru yürürken şöyle düşündü:
“Bazen, bir kalbimiz olduğunu hatırlamak için, birinin bolluktan değil, sevgiden dolayı ekmeği paylaştığını görmemiz gerekir.”

Like this post? Please share to your friends: