Emma’nın annesi her sabah saçlarını örer ve gülümsemeye çalışırdı; en azından kızı gözlerindeki endişeyi fark etmesin diye.
Emma henüz sekiz yaşındaydı ama en güneşli günün bile ne kadar yalnız olabileceğini biliyordu.
Parkı severdi; kahkahaları, çocukların ağlamalarını, çimenlerin kokusunu, yaprakların hışırtısını.
Ama uzaktan severdi.
Her seferinde kum havuzunun yanındaki aynı ahşap banka oturur ve diğerlerinin oynamasını izlerdi.
Kimse onu katılmaya davet etmezdi.
Çocuklar kötü oldukları için değil; sadece tek bacağı gerçek, diğeri metal olan bir kızın yanında nasıl davranacaklarını bilmiyorlardı.
Bazıları arkasını döner, bazıları da anne babalarına fısıldar, bakmıyormuş gibi yapardı.
Emma ağlamamaya alışkındı. Sadece evde; orada yüzünü ellerinin arasına gömüp sessizce hıçkıra hıçkıra ağlayabilirdi.
Babası Richard başarılı bir adamdı: bir inşaat şirketinin sahibiydi, röportajlar veriyor ve dergilerde yer alıyordu. Ama hiçbir para onun en çok istediği şeyi, kızının mutluluğuna giden bir köprüyü satın alamazdı.

Her cumartesi aynı parka gelirlerdi.
Elinde bir fincan kahveyle yanına oturmuş, sessizce onun başkalarına bakışını izliyordu.
Ta ki bir gün her şey değişene kadar.
O sıcak günde, eski kot ceketli bir adam parka girdi, elinde küçük bir oğlan çocuğunun eli vardı.
Adı Daniel’dı ve oğlunu tek başına büyütüyordu; karısı iki yıl önce ölmüştü.
Mütevazı bir hayat yaşıyorlardı ama gözlerinde her zaman bir şey belirgindi: nezaket.
Çocuğun adı Lucas’tı. Salıncağa doğru koşarken aniden durdu.
Emma’ya baktı ve sordu:
“Baba, bu kız neden hep yalnız?”
Daniel aynı yöne baktı ve sakince cevap verdi:
“Belki de sadece… gelip merhaba diyecek kadar cesur birini bekliyordur.”
Lucas bir an düşündü.
“O zaman o kişi ben olurum,” dedi kararlı bir şekilde.
Emma’ya yaklaştı. Kız donakaldı; her şeyin tekrar olacağını düşündü: kısa bir bakış, garip bir sessizlik ve sonra adam gidecekti.
Ama Lucas gülümsedi ve “Merhaba! Ben Lucas. Oynayalım mı?” dedi.
Emma kulaklarına inanamayarak gözlerini kırpıştırdı.
“Ben… Ben hızlı koşamam,” diye fısıldadı, takma dişine bakarak.
Lucas omuz silkti.
“Ne olmuş yani? Büyükannemin bir dişi eksik ama yine de herkesten daha yüksek sesle gülüyor!”
Emma güldü; uzun zamandır ilk kez, içtenlikle, sahiden.
Birkaç dakika sonra, kuleleri, köprüleri ve hendekleri olan bir kumdan kale yapıyorlardı.
İlk başta herkes onlara baktı. Sonra bir oğlan bir kova, bir kız bir kürek getirdi ve kısa süre sonra tüm kum havuzu kahkaha ve sohbetle doldu.

Emma ilk kez “protezli kız” olmayı bıraktı.
Yine sadece Emma’ydı; neşeli, zeki ve en iyi fikirlere sahip.
Yakındaki bir bankta Richard gözlerini ayıramıyordu. Kahvesi soğumuştu ama kalbi sıcaklıkla doluydu.
Yakınlarından yaşlar süzülüyordu; acıdan değil, mutluluktan.
Daniel yanına oturdu.
“Kızınız harika,” dedi.
Richard, sesini zor tutarak başını salladı.
“Ve oğlunuz… ona kendine olan inancını verdi. Bunu asla unutmayacağım.”
Daniel gülümsedi.
“Bazen,” dedi sessizce, “tek gereken ilk adımı atmaktan korkmayan bir çocuk.”
O andan itibaren Emma ve Lucas ayrılmaz bir ikili oldular. Kahkahaları parkta yankılandı.
Diğer çocuklar fısıldaşmayı bıraktı, anne babaları da yüzlerini çevirmeyi bıraktı. Ve her cumartesi, Richard ve Daniel aynı bankta oturup, sadece birbirlerini değil, etraflarındaki tüm küçük dünyayı da değiştiren çocukları izliyorlardı.
Ve bir gün, güneş batarken, Richard neredeyse fısıltıyla şöyle fısıldadı:
“Hayatım boyunca köprüler ve kuleler inşa ettim. Ama en önemli köprü, sadece ‘merhaba’ diyen küçük bir çocuk tarafından inşa edildi.”
Ve kahkahalar, altın ışık ve fısıldayan yapraklar arasında bir yerde, Emma sonunda basit bir gerçeği anladı:
Bazen küçük ve nazik bir söz tüm dünyayı değiştirebilir.