Nuh ile ben, hayatın bizi henüz çocukken bir kenara ittiği o soğuk yetimhane koridorlarında tanıştık. Ben sekiz, o ise doğuştan gelen omurga rahatsızlığı nedeniyle tekerlekli sandalye kullanan dokuz yaşında bir çocuktu. Kimsenin oyunlarına dahil etmediği o sessiz çocukla bir ağacın altında başlayan dostluğumuz, yıllar içinde birbirimizin tek ailesi olmamıza vesile oldu. On sekiz yaşımızda sistemin dışına itildiğimizde, elimizde birbirimize olan güvenimizden başka hiçbir şey yoktu; küçük bir dairede, kıt kanaat geçinerek ama sevgiyle büyüyerek kendi dünyamızı kurduk.

Üniversiteyi bitirip iş hayatına atıldıktan sonra, çocukluk sözümüzü tutarak mütevazı bir törenle evlendik. Düğünümüzün ertesi sabahı kapımız çalındığında, karşımda altmışlı yaşlarında, vakur bakışlı bir adam buldum. Adının Daniel olduğunu söyleyen bu yabancı, kocamın geçmişi hakkında sarsıcı bir gerçeği açıklamak için gelmişti. Nuh koridora çıktığında, Daniel’ın gözleri yaşlarla doldu; yıllardır aradığı o küçük çocuğu sonunda bulmuştu.

Daniel’ın anlattıkları, Nuh’un tüm hayatı boyunca taşıdığı “terk edilmişlik” yükünü bir anda yerle bir etti. Nuh’un annesi Claire, aslında oğlunu canından çok seven ve onun için gece gündüz çalışan bir kadındı. Ancak bir kış fırtınasında geçirdiği trafik kazası onu hayattan koparmış, evrak işlerindeki karışıklıklar nedeniyle Nuh sistemin içinde kaybolmuştu. Daniel ve ailesi yıllarca Nuh’u aramış ama izini ancak şimdi sürebilmişlerdi.

Masaya bırakılan zarfın içinden çıkan eski bir mektup, Nuh’un kalbindeki en derin yarayı iyileştirdi. Annesi ölmeden kısa süre önce yazdığı satırlarda, oğlunun tekerlekli sandalye kullandığı için asla küçük görülmemesi gerektiğini ve onu her şeyden çok sevdiğini vasiyet etmişti. Ayrıca Nuh’un eğitimi ve bakımı için ayrılan ancak yıllardır dokunulmamış bir güven fonu da birikerek hatırı sayılır bir meblağa ulaşmıştı. Bu, borçlarımızı ödemek ve Nuh için engelsiz, huzurlu bir yuva almak demekti.

O sabah kapımıza gelen yabancı, evliliğimizi yıkmaya değil, kocama hayatı boyunca eksik olan o büyük parçayı, yani “sevilmiş olduğu gerçeğini” vermeye gelmişti. Nuh artık terk edilmiş bir yetim değil, annesi tarafından kahramanca sevilmiş ve birileri tarafından yıllarca aranmış bir adamdı. Elimi sımsıkı tutarken gülümsedi; artık geçmişimizdeki karanlık noktalar aydınlanmış, geleceğimiz ise hiç olmadığı kadar umutla dolmuştu.