Anna, ununu ellerinden silkeleyip fırına sürdüğü tepsiye baktı. Bugün her şey kusursuz olmalıydı. Bir zamanlar yalnızlığa alışmış bir kadındı ama Mark hayatına girdiğinde her şey değişmişti. Onun gücüne ve özgüvenine kapılmış, iki yıllık evliliklerinde adeta onun içinde eriyip gitmişti. Ancak Mark, bir aylık bir iş gezisi bahanesiyle evden ayrılmış ve tam bir yıl boyunca dönmemişti.

Bu bir yıl boyunca Anna sabırla bekledi, ta ki bir arkadaşı Mark’ı şehirde başka bir kadınla el ele görene dek. Mark aslında hiç gitmemişti; sadece başka bir hayat kurmuştu. Anna feryat figan etmek yerine sustu ve bekledi. Bir gün telefon çaldı; Mark “görev bitti, dönüyorum” dedi ve arsızca ekledi: “O meşhur patatesli poğaçalarından yap, onları çok özledim.”
Mark eve sanki hiç gitmemiş gibi büyük bir küstahlıkla girdi. Masadaki altın sarısı poğaçaları görünce gülümsedi. “Demek sonunda en sevdiğim poğaçaları pişirdin!” diyerek bir tanesini ağzına attı ve kocaman bir ısırık aldı. Ancak saniyeler içinde yüzü kireç gibi oldu. Boğazından aşağı inen şey yumuşak bir patates değil, keskin ve soğuk bir acıydı.

Poğaçanın içinde patates yerine incecik cam kırıkları vardı. Mark kanlar içinde öksürürken, Anna ona buz gibi bir ifadeyle bakıyordu. “Bu, yalanların ve ihanetin bedeli,” dedi sakin bir sesle. “Birini aldatmaya kalktığında bu acıyı hatırla.” Mark acıdan konuşamazken, Anna onun yardım çağırmasına bile fırsat vermeden önceden hazırladığı bavulunu eline aldı.

Anna arkasına bile bakmadan kapıyı çekip çıktı. Mark’ı mutfakta kendi yarattığı kanlı enkazla baş başa bıraktı. Ambulansı aramadı, tek bir veda sözü söylemedi. O kapı kapandığında, Anna yeni hayatına ilk adımını atarken, Mark ömrü boyunca unutamayacağı o kanlı tadın ve vicdan azabının derinliğinde kaybolmuştu.