Deniz sakindi.
Devriye botu “Albatros” dalgaların arasında ilerlerken, bir denizci ufukta bir şeye işaret etti: Akıntıyla sürüklenen parlak, yeşil bir küre.
İlk başta bunun bir şamandıra olduğunu düşündüler. Ama yaklaştıkça fark ettiler ki, değilmiş.
Çok pürüzsüz. Çok mükemmel.
Güneş, yüzeyinden cilalı bir ayna gibi yansıyordu.
Adamlar huzursuzca birbirlerine baktılar.
Kaptan kaşlarını çattı ve alçak sesle emretti:
“Yaklaşın.”
Tekne rotasını değiştirdi.
Kanca nesneye çarptığında, ses derin ve metalikti, zamanın derinliklerinden gelen bir yankı gibiydi.
Plastik değildi. Tahta değildi.

“Metalse,” diye mırıldandı biri, “kendi kendine yüzemez…”
İpi bağladılar ama ipi gerdiler ama işe yaramadı.
Küre, derinliklerdeki bir şeye demir atmış gibiydi.
Kaptan kıyıya ulaşmaya çalıştı ama sadece statik uğultusu duyulabiliyordu.
Deniz sessizleşmişti, hem de fazlasıyla sessiz.
Dalgıç göndermeye karar verdiler.
İlk dalgıç indi ve el feneri karanlığı deldi.
Birden, önünde devasa bir gölge belirdi.
Kaya değildi. Metaldi.
“Burada bir şey var…” sesi titriyordu.
“Muazzam.”
Işık yüzeyde gezindiğinde perçinler, ambar kapakları ve paslı gövde belirdi.
Batık bir gemiydi.
Dalgıçlar yarı açık bir kapıdan içeri girdiler.
İçeride, düzgünce dizilmiş sandık sıraları buldular.
Haberi gün yüzüne çıkardılar:
“Bunlar silah değil… Bunlar malzeme. İlaç.”

“Albatros” yetmiş yıl önce kaybolmuş bir insani yardım gemisini keşfetmişti.
Üzerinde yüzen küre çöp değildi:
bir işaretti, bir gün birinin onu bulmasını isteyenlerin bıraktığı bir izdi.
Güvertede kimse konuşmuyordu.
Sadece denizin sesi…
ve okyanusun saklamayı seçtiği bir hikâyenin ağırlığı.
Sizce biri gemiyi kurtarmak yerine neden saklamak istedi? Düşüncelerinizi yorumlarda paylaşın; çünkü bazen deniz sırları sadece saklamakla kalmaz, aynı zamanda onları korur da.