Dört yılımı kimsesi olmayan, yalnız ve kır saçlı bir kadına yiyecek götürmekle geçirdim. Kim derdi ki, sözleriyle kalbimi kıracak

Her zaman eski evinin yanında otururdu; sessiz, kambur, sanki bu dünyada çok fazla yer kaplamaktan korkuyormuş gibi.
Gri saçları dağınık bir topuz yapılmıştı ve kucağında eski püskü bir battaniye vardı.
Her gün aynıydı: güneş ışığı, çatlak bir eşik, bir fincan soğuk çay ve insanların arasından bir yerlere yönelmiş bir bakış.

Dükkana giderken yanından geçerken kibarca başımı salladım.
Bazen o da başını sallıyordu. Bazen de sadece bakıyordu.
Gözlerinde tarif edilmesi zor bir şey vardı; yorgunluk ve beklenti karışımı, sanki hâlâ birini bekliyormuş gibi.

Bir gün durdum.
Sadece su isteyip istemediğini sordum.
Bana baktı ve gülümsedi; ilk kez.
O kadar nadir, sessiz bir gülümsemeydi ki, daha önce ne kadar sık ​​yanından geçtiğimi düşününce utandım.

Ertesi gün ona yemek götürdüm. “Buna değmez” diyerek itiraz etti, ama sonunda tabağı alıp zar zor duyulabilen bir sesle teşekkür etti.

Böylece tuhaf, neredeyse sessiz dostluğumuz başladı.

Her sabah ona sıcak bir şeyler bırakırdım: çorba, ekmek, bir elma.
Bazen yanına oturur, sadece rüzgârın yaprakları hışırdatmasını ve onun sessizce geçmişinden bahsetmesini dinlerdim: ölen kocası, iletişimini kaybettiği kızı.
Çok az konuşurdu ama her kelimesi başka bir çağdan yankılanıyor gibiydi.

Yıllar geçti.
Dört uzun yıl boyunca tek bir günü bile kaçırmadım.
Bazen komşular şaşkınlıkla bize bakardı. Sonra tabaklarını getirmeye başlarlardı. Biri ona battaniye, biri kitap verirdi.
Ve aniden, sessizliğin hüküm sürdüğü sokak canlanırdı.

Ve sonra bir gün, sandalyesi boştu.
Eşikte aynı bardak duruyordu – şimdi boştu.
Etraftaki her şey aynıydı ama dünya kararmış gibiydi.

Birkaç gün sonra yerel yönetimden bir telefon aldım.
“İletişim kişisi olarak listelenmişsiniz,” dediler. “Sizin için bir kutu bırakmış.”

İçinde bir zarf vardı. Üzerinde düzgünce “Emily için” yazıyordu.

Sararmış kağıdı açarken mektup ellerimde titriyordu. İçinde sadece birkaç satır vardı:

“Beni insan olarak gören tek kişiye.
Bana yiyecekten fazlasını verdin; onurumu geri verdin.
Dünya sırtını döndüğünde ailem olduğun için teşekkür ederim.”

Okuyup ağladım. Onu kaybettiğim için değil, sonunda ne kadar… şefkate ihtiyacı olduğunu anladığım için.

Şimdi, eski evinin önünden geçerken sık sık duruyorum.
Boş sandalyeyi bir sembol gibi görüyorum.
Bana bir mektuptan fazlasını bıraktı; bazen basit bir hareketin insanın kendine olan inancını geri getirebileceğini hatırlatan bir mektup.

Ve o eve her baktığımda şöyle düşünüyorum:
Birinin hayatını değiştirmek için gereken tek şey, yanından geçmek değil, durmak.

Like this post? Please share to your friends: