Kızımın düğün günü her şey altın sarısı bir ışık altında parlıyordu; onun sevdiği adamın yanında neşeyle gülümsediğini görmek dünyalara bedeldi. Ona sığınabileceği güvenli bir yuva olsun diye küçük bir ev hediye etmiş, “Burası senin nidin, ne olursa olsun buraya dönebilirsin” demiştim. O an, bu güzel başlangıcın sadece iki ay sonra karanlık bir kabusa dönüşeceğini hayal bile edemezdim.

Evliliğin üzerinden henüz sekiz hafta geçmişken telefonum acı acı çaldı. Arayan kızımın kayınpederiydi ve sesi buz gibiydi: “Gel kızını al, artık burada ona yer yok.” Neye uğradığımı şaşırmış bir halde evlerine koştum. Kapı ardına kadar açıktı ama içeride ağır bir sessizlik hakimdir. Kızımı kanepede, dudağı patlamış ve bilinci yarı açık halde bulduğumda dünyam başıma yıkıldı.
Onu apar topar hastaneye yetiştirdik. Gözlerini açtığında hıçkırıklara boğularak gerçekleri anlattı. Meğer kayınpederi ve ailesi, kızıma düğünde takılan altınları ve ona hediye ettiğim evi, kendi kızlarına para vermek için satmasını istemişler. Kızım “Hayır” deyince onu bencillikle suçlayıp, eşinin evde olmadığı bir anı fırsat bilerek darp etmişler. Ardından da sanki fazlalık bir eşyaymış gibi beni arayıp “Götür bunu” demişlerdi.

Ertesi gün damadım perişan bir halde hastaneye geldi. Olanlardan haberi olmadığını, duyduğu an ailesiyle tüm bağlarını kopardığını söyleyerek kızımın ayaklarına kapandı. “Seni koruyamadım ama seni her şeyden çok seviyorum, izin ver telafi edeyim” diye yalvarıyordu. Bir anne olarak kızımı alıp sonsuza dek eve götürmek istesem de, adamın gözlerindeki pişmanlık ve sadakat gerçeği haykırıyordu.

Zorlu bir iyileşme sürecinden sonra kızım ve eşi radikal bir karar aldılar. O açgözlü aileden ve anılarla kirlenmiş o şehirden tamamen uzaklaşarak başka bir yerde yeni bir hayat kurdular. Bu acı tecrübe bize gösterdi ki; evlilik sadece bir imza değil, karanlık zamanlarda birbirine ne kadar sahip çıkabildiğinin sınavıdır. Gerçek sevgi, en ağır darbeyi aldığında bile ayağa kalkıp yeniden başlamayı seçebilmekmiş.