Anna, sabahın ilk ışıklarıyla biten yorucu mesaisinden sonra eve her zamankinden erken dönmüştü. Kapıyı açtığında koridordaki sessizlikte bir tuhaflık sezdi. Eşinin ayakkabılarının yanında yabancı bir topuklu ayakkabı duruyordu ve havada kendine ait olmayan tatlı, yabancı bir parfüm kokusu vardı. Yatak odasından gelen hafif gülüşmeler ve tanıdık gıcırtılar, acı gerçeği bir tokat gibi yüzüne vurdu.

Kapıyı açtığında kocası Mark’ı ve tanımadığı bir kadını yatakta yarı çıplak halde buldu. Mark korkudan bembeyaz kesilirken, kadın utançla çarşafa sarıldı. Ancak Anna ne bağırdı ne de ağladı; sadece garip bir sükunetle onlara baktı. “Mutfakta olacağım,” dedi sesi titreyerek ama kararlılıkla. “Giyinin ve gelin, konuşacaklarımız var.”
Mutfakta ışığı açan Anna, eline büyük bir bıçak alarak sebzeleri doğramaya başladı. Tahtaya vuran bıçak sesi, evin içindeki gergin sessizliği bölüyordu. Kısa süre sonra Mark ve sevgilisi, başlarına ne geleceğini bilmeden masaya oturdular. Anna önlerine tabakları koydu ve karşılıklı oturup sanki hiçbir şey olmamış gibi yemeğe başladılar. Mark, eşinin bu sakinliği karşısında rahatlayarak yemeğinden büyük bir lokma aldı.

Ancak tam o sırada Anna’nın yüzünde ürpertici bir gülümseme belirdi. “Bu sizin veda kahvaltınız,” dedi soğukkanlılıkla. Mark bir anda boğazını tutmaya, öksürmeye ve nefes alamamaya başladı. Panik içinde karısına bakarken Anna, “Korkma, zehirlemedim,” dedi. “Sadece içine yoğun miktarda alerjin olan malzemeden ekledim ve tüm ilaçlarını sakladım. Şimdi öleceğini sanarak geçirdiğin bu korku dolu dakikalar, benim ihanetinle hissettiğim acının bedeli olsun.”

Anna ceketini alıp kapıyı çarparak evden çıkarken, arkasında panik içinde ambulans çağırmaya çalışan bir kadın ve hayatta kalma korkusuyla kıvranan bir adam bıraktı. Mark ölmemişti ama hayatı boyunca unutamayacağı o kahvaltı, ona en ağır psikolojik dersi vermişti. Anna ise arkasına bakmadan, kendi hayatının yeni bir sayfasına doğru ilk adımını attı.