Nehir yağmurdan sonra coşuyordu. Köprüdeki kalabalık bağırıyordu; biri acil servisleri arıyordu, diğerleri ise ne yapacaklarını bilemeden donup kalmışlardı. Bir çocuğun ceketi suyun yüzeyinde, sinyal gibi kıpkırmızıydı. Ethan düşünmedi. Sadece telefonunu bıraktı, ceketini çıkardı ve suya atladı. Su göğsüne çarptı, soğuk nefesini kesti ama tüm gücüyle kürek çekti.
Tam zamanında yetişti. Çocuk baygındı, yüzü solgun, kolları gevşek bir şekilde sarkıyordu. Ethan onu tutup kıyıya doğru çekti. Bazıları çocuğu sudan çıkarmaya yardım etti, diğerleri yüzeye çıkarken onu destekledi. Kalabalık alkışladı; her şey bir film sahnesi gibiydi. Ama Ethan ne ses ne de söz duydu. Kumun üzerinde öylece yatıp nehre baktı. Dipte bir şey parladı: çamurda küçük, metalik bir parıltı. Tekrar suyun altına girdi.
Onu ikinci kez çıkardıklarında, elinde paslı bir nesne tutuyordu: zincire bağlı eski bir madalyon. Kurtarma görevlilerinden biri kaşlarını çatarak mırıldandı: “Tanrım… bu o.”

On yıl önce, aynı yerde bir kadının boğulduğu ortaya çıktı. Cesedi bulunmuştu, ancak üzerinde çocuğun fotoğrafının bulunduğu madalyon kaybolmuştu. Polis, içine bir soyadı kazındığı için haftalarca aradı: çözülememiş bir kaçırılma vakasının anahtarı. Madalyon hastanede açıldı. İçinde kadının ve küçük bir çocuğun fotoğrafı vardı. Ethan’ın az önce kurtardığı çocuğa çok benzeyen bir çocuk. Daha sonra polis, çocuğun o kadının torunu olduğunu doğruladı. Annesi, tüm o yılları onu geçmişe bağlayacak bir şey arayarak geçirmişti.
Ve şimdi, köprüdeki sıradan bir genç adam, sadece çocuğun hayatını kurtarmakla kalmamış, aynı zamanda şehrin duymaktan ümidini kestiği bir haberi de geri getirmişti. Muhabirler ona neden atladığını sorduğunda, Ethan sadece “Çünkü başka kimse atlamadı,” diye cevap verdi. Sonra nehre bakarak ekledi: “Biliyor musun… bazen su sadece insanları geri getirmez. Gerçeği geri getirir.”