İki kader, bir aşk: Kıskançlık, bir hata ve affetmenin her şeyi nasıl değiştirdiği. İnanmaktan kendinizi alamayacağınız bir hikaye

Kalp seçtiğinde mantık susar.

“Luka, ikizlerimiz olacak!” diye bağırdı Anna telefona. “İki erkek çocuğumuz var, her biri iki buçuk kilo ama sağlıklılar, her şey yolunda!”
“Ama ultrasonda demişlerdi ki…” diye cevapladı kocası boğuk bir sesle. “O zaman erkek çocukları?”
“Evet,” diye gülümsedi gözyaşlarının arasından. “Bebeklerimiz.”

Hamilelik Anna için hem fiziksel hem de duygusal açıdan zorlu bir dönemdi. Küçük şirketlerinin şoförü Luka, başlangıçta çocuk istememişti. Hikayeleri aşkla değil, unutma çabasıyla başlamıştı. Luka yakın zamanda ihanete uğramıştı: Nişanlısı Klara onu bir arkadaşıyla aldatmıştı. Luka daha fazla dayanamayıp nişanı bozmuş ve acıyı dindirmenin bir yolunu arıyordu. Saf ve kızıl saçlı genç muhasebeci Anna, Anna’nın kurtuluşu olmuştu; ancak bunun ne pahasına olduğunu henüz bilmiyordu.

Nadiren fark edilen bir kızdı: çiller, dağınık saçlar, nazik bir mizaç. Luka onun ilk erkeği, ilk öpücüğü, ilk hayali oldu. Gerçekten aşık oldu ama o sadece sessizlik istiyordu.

Anna hamile kaldığında her şey gün yüzüne çıktı. Luka kafası karışıktı ama annesi ısrar etti: evlen. Sessizce, elbisesiz, kadeh kaldırmadan, sadece bahçede kutlayarak evlendiler. Anna ışıl ışıl parlıyordu, Luka ise sessizdi.

Karısını ve büyüyen karnını görmek istemediği için “işte” giderek daha fazla zaman harcıyordu. Oysa o, geleceğin hayalini kuruyordu. Sabırla sulanırsa aşkın bir ağaç gibi büyüyebileceğine inanıyordu.

Ama bir gün Klara’nın yolu kesişti.
“Şimdi Luka’yı anlıyorum,” dedi soğuk bir şekilde Anna’yı tepeden tırnağa süzerek. “Sen hiç de onun tipi değilsin.”
“Ama çocuklarımız var,” diye cevapladı Anna titreyerek.
“Her şeye kendin karar verdin. O bunu istemedi,” diye sırıttı Klara.
Sözler tokattan daha sertti. Aynı gün Anna hastaneye kaldırıldı.

Sonra yine de onu aradı; sanki kaderini korkutmaktan korkar gibi sessizce:
“Luka, gel. Sana benziyorlar. Çok benziyorlar.”
Söz verdi. Ama gelmedi.

Böylece kocasız ama iki bebekli bir hayat başladı. Kayınvalidesi yardım etti ama Luka, Klara’yla giderek daha fazla zaman geçirdi. Küçük kasabadaki herkes bunu biliyordu. Sadece Anna öyle olmadığını iddia ediyordu. Ta ki bir gece nihayet harekete geçene kadar; eşyalarını toplayıp gözyaşlarına boğuldu:
“Artık dayanamıyorum…”

Luka onu durdurmadı. Sadece şöyle dedi:
“Kendim giderim.”
Ve gitti.
Metresine.

Birkaç yıl geçti. Çocuklar büyüdü ve Anna çiçek açmış gibiydi. İnce, özgüvenli ve güzel olmuştu. Annesini görmeye giden Luka gözlerine inanamadı: Karşısında bambaşka bir kadın duruyordu; ezilmiş bir kız değil, güçlü bir anne.
“Değişmişsin,” dedi beceriksizce gülümseyerek.
“Teşekkür ederim,” diye cevapladı sakince.

O andan itibaren daha sık gelmeye başladı; önce çocukları, sonra da sırf onu görmek için.
Klara öfkeden kuduruyordu, olay çıkarıyordu.
“Boşan ondan!” diye bağırdı.
“Çocuklar küçükken yapamam,” diye yanıtladı.
Sonra kendi kendine sessizce ekledi: “Ve istemiyorum da.”

Klara, şüphelerinden bıkıp başka bir adamla tatile gittiğinde, Luka bavulunu toplayıp eve döndü.
Anna gözyaşlarını tutamayarak ona koştu.
“Geri döneceğini biliyordum,” diye fısıldadı.

Aile yeniden bir aradaydı.
Ve deniz kenarındaki bir kafede oturan Klara, parmağındaki yeni yüzüğe baktı ve şöyle düşündü:
Aşksız daha kolay herhalde. Daha az acıtıyor.

Ve Anna, aynı akşam oğullarının başlarını okşadı ve şöyle düşündü:
Aşk zayıflık değildir. Affetmeyi bilirsen, güçtür.

Ve her biri kendince haklıydı.

Like this post? Please share to your friends: