On beş yaşındaki tek kızımızın beyaz tabutunu toprağa verdikten sonra içimdeki her şey ölmüş gibiydi. Eve döndüğümüzde kocam, kızımızın odasını hemen boşaltmamız ve her şeyi çöpe atmamız konusunda garip bir ısrar sergiliyordu. “Bu eşyalar sadece acı veriyor, hayatımıza devam etmeliyiz” diyordu ama sesi bir babanın yasından ziyade, bir şeylerden kurtulmaya çalışan birinin telaşını andırıyordu. Onun bu acelesi beni derinden yaralasa da bir ay boyunca o kapıyı açmaya cesaret edemedim.

Nihayet bir gün, kızımın hatıralarıyla vedalaşmak için odaya girdiğimde zaman durmuş gibiydi. Masanın üzerindeki defterleri toplarken bir kitabın arasından küçük, katlanmış bir kağıt düştü. Kızımın el yazısını görür görmez ellerim titremeye başladı. Notta şöyle yazıyordu: “Anne, eğer bunu okuyorsan artık hayatta değilim demektir. Lütfen yatağın altına bak, o zaman her şeyi anlayacaksın.”
Nefesim kesilmişti. Titreyen dizlerimin üzerine çöküp yatağın altına uzandım ve oraya gizlenmiş eski bir ayakkabı kutusu buldum. Kutunun içinde kızıma ait olmayan, yabancı bir adama ait eşyalar vardı: Kırık camlı bir saat, bir kemer ve bir USB bellek. Kocamın neden bu odayı bir an önce boşaltmak istediğini o an hissetmeye başladım; burada bir sırlar kutusu gizliydi.

Bilgisayarı açıp bellekteki videoyu izlediğimde dünyam başıma yıkıldı. Kızım kameraya ağlayarak bakıyor ve fısıldayarak konuşuyordu: “Anne, bu bir kaza değildi. Babamla o gece çok kötü tartıştık, bana vurdu ve gerçekleri anlatmamam için beni tehdit etti. Ondan çok korkuyorum.” Görüntülerde kolundaki morlukları gösteriyor ve başına gelecekleri önceden sezmiş gibi veda ediyordu.

Videonun sonunda kızımın “Anne, ona inanma ve polise git, o tehlikeli biri” uyarısıyla hıçkırıklara boğuldum. Kocamın cenazeden beri sergilediği o soğukkanlı ve aceleci tavrın nedeni artık belliydi; suçunu örtbas etmek istiyordu. O an, kızımın son arzusunu yerine getirmek ve adaleti sağlamak için o evden çıktım. Artık yas tutan çaresiz bir anne değil, kızının sesini dünyaya duyuracak olan kadındım.