Kocam hasta babasını evden kovdu; ben ise küçük bir daire tutup iki işte birden çalışarak sekiz ay boyunca ona tek başıma baktım

Kocam, ağır hasta olan babasını sırf evdeki ilaç kokusuna dayanamadığı için vicdansızca kapı dışarı etti. “Kendi hayatımı yaşamak istiyorum” diyerek öz babasını huzurevine terk etmeye kalkıştığında, buna izin vermedim. Eski bir garajın üzerinde küçük bir oda kiraladım ve kayınpederimi oraya yerleştirdim. Sekiz ay boyunca gündüzleri bir mağazada çalışıp geceleri çeviri yaparak iki iş koşturdum; tüm kazancımı onun ilaçlarına ve bakımına harcadım. Kocam ise bu süreçte bizi tamamen kendi halimize bıraktı.

Kayınpederim bu fedakarlığım karşısında hiç şikayet etmedi, sadece minnet dolu gözlerle beni izledi. Vefat etmeden önceki son gece, titreyen elleriyle elimi sıkıca tuttu ve kulağıma fısıldadı: “Eski atölyemdeki aynanın arkasındaki duvarı kır… O zaman her şeyi anlayacaksın.” Bu onun son sözleri oldu. Ertesi sabah huzur içinde gözlerini yumdu. Cenazesine bile “işleri yoğun” olduğu gerekçesiyle gelmeyen kocamın aksine, ben yaşlı adamın son isteğini yerine getirmek için atölyeye gittim.

Tozlu atölyedeki aynayı yerinden çıkardığımda, duvarın o kısmının diğer yerlerden daha pürüzsüz olduğunu fark ettim. Elime bir çekiç alıp vurmaya başladım. Alçı tabakası çatlayıp döküldükçe gizli bir bölme ortaya çıktı. Duvarın içinden pirinç köşeli, yıpranmış ahşap bir kutu düştü. Kutuyu açtığımda gördüğüm manzara karşısında dizlerimin üzerine çöktüm; içerisinden zümrüt ve safirlerle işlenmiş, som altından, muazzam bir cep saati çıktı.

Bu sıradan bir takı değil, 1896 yapımı, müzelik değerde çok nadir bir Patek Philippe saatiydi. Kayınpederimin dedesi sarayda saat ustasıymış ve bu aile yadigarı, devrimden kurtulan tek parçaymış. Uzmanlar saati incelediğinde, on ömür çalışsam kazanamayacağımı sandığım bir servet değerinde olduğunu söylediler. Kutunun dibinde ise küçük bir not buldum: “Oğlum sadece yeni olanın değerini bilir, ama sen kadim olanın ve sevginin kıymetini bildin. Bu, doğru kişinin elinde olmalı.”

Gözyaşlarımın süzülmesine engel olamadım. Kendi evladı tarafından “hastalık kokuyor” diye dışlanan o onurlu adam, sessizce devasa bir hazineyi korumuş ve onu kan bağına değil, can bağına; yani zor gününde yanında duran tek kişiye bırakmıştı. Bu mirasla sadece maddi özgürlüğümü kazanmadım, aynı zamanda iyiliğin ve sadakatin asla karşılıksız kalmadığını tüm kalbimle anladım.

Like this post? Please share to your friends: