Beş yıldır evliydik ve kocamın ilk eşinin biz tanışmadan kısa süre önce öldüğünü biliyordum. Acısı tazedir diye detayları hiç sormadım ama içimde hep tuhaf bir huzursuzluk vardı. Sanki onun yerini aldığım için bir özür borçluymuşum gibi hissediyordum. Bu yüzden mezarını ziyaret edip bir demet çiçek bırakmak, onunla sessizce helalleşmek istedim.

Kocam bu fikre şiddetle karşı çıkıyordu. Ne zaman konuyu açsam öfkeleniyor ya da konuyu değiştiriyordu. Daha garibi, kendisi de mezarlığa hiç gitmiyordu. “Özlemiyor musun?” ya da “Birlikte gidelim mi?” dediğimde kaçamak cevaplar veriyordu. Bu gizem zamanla içimi kemiren bir şüpheye dönüştü ve sonunda bir gün ondan habersiz, iş çıkışı bir buket çiçek alıp aile mezarlığına gitmeye karar verdim.
Mezarlığın sessizliğinde kocamın soyadını taşıyan taşları tek tek inceleyerek ilerledim. Sonunda o bölüme ulaştığımda olduğum yerde donup kaldım; ellerimdeki çiçekler toprağa düşüverdi. Kocamın anlattığı o hüzünlü hikayeye ait hiçbir iz yoktu. Birinci eşine dair ne bir mezar taşı, ne bir isim, ne de bir işaret… Orası sadece boş bir toprak parçasından ibaretti.

O an damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim. Kalbim deli gibi çarparken eve dönüp gizlice belgeleri karıştırdım ve korkunç gerçekle yüzleştim: İlk eş ölmemişti. Kocam yıllardır iki farklı şehirde, iki farklı aileyle yaşıyordu. Bana onun öldüğünü söylemişti çünkü geçmişini sorgulamamı istemiyordu. Diğer kadın ise benim varlığımdan haberdar bile değildi; kocam her iki tarafı da kusursuz bir yalan ağıyla yönetiyordu.

O akşam kocam eve geldiğinde yüzündeki o sahte gülümsemeyle bana sarılmaya çalıştı. Ancak ben artık o eski saf kadın değildim. Mezarlıkta bıraktığım sadece bir buket çiçek değildi; aslında kendi evliliğimi, güvenimi ve kurduğumuz o yalan dünyayı oraya gömmüştüm. Çantamı topladım ve tek bir kelime etmeden kapıdan çıktım. Arkamda bıraktığım şey bir mezar değil, koca bir yalandan ibaret olan beş yılımdı.