Milyarder, şömine başındaki koltuğunda gözleri kapalı, derin uykudaymış gibi nefes alıyordu; ancak zihni tamamen uyanıktı. Son zamanlarda evden düzenli olarak küçük meblağlar kaybolmaya başlamıştı ve o, insanların fırsat bulduklarında mutlaka çalacağına inanan şüpheci bir adamdı. Yeni işe giren yorgun hizmetçisini ve onun küçük oğlunu test etmek için, sehpanın üzerine bir deste nakit bırakmış ve kasanın kapağını bilerek açık unutmuştu.

Hizmetçi kadın, “Burada uslu dur, sakın beyefendiyi uyandırma yoksa işimden olurum,” diyerek oğlunu odada bırakıp çıktı. Milyarder, çocuğun paraya ya da altınlara saldırmasını bekleyerek pusuya yatmıştı. Küçük çocuk bir süre sessizce bekledi, ardından parmak uçlarında açık duran kasaya yaklaştı. Ağır altın külçelerinden birini titreyen elleriyle kucağına aldı, ona uzun uzun baktı ve milyarderi dehşete düşüren o şeyi yaptı.
Çocuğun gözlerinde hırs değil, saf bir hayranlık vardı. “Bir gün anneme bundan alacağım,” diye fısıldadı kendi kendine. Altını yerine bırakıp kasanın kapağını nazikçe kapattı. Ardından koltuktaki yaşlı adama yaklaştı; milyarder o an çocuğun cebine para dolduracağını sanırken, çocuk kenara kaymış olan battaniyeyi düzeltip yaşlı adamın omuzlarını örttü. “İyi geceler efendim,” diye fısıldayıp geri çekildi.

Milyarder o an gözlerini açtığında, hayatında hiç olmadığı kadar büyük bir utanç hissetti. Dürüstlüğün fakirlik ya da zenginlikle değil, karakterle ilgili olduğunu o küçük çocuktan öğrenmişti. Ertesi gün, çocuğun tüm eğitim masraflarını üstlendi ve annesine kimseye muhtaç olmayacakları bir maddi destek sağladı. Birini kıyafetine göre yargılamanın ne kadar büyük bir hata olduğunu acı bir dersle anlamıştı.

Daha da sarsıcı olan gerçek ise kısa süre sonra ortaya çıktı: Evden aylardır gizlice para çalan kişi, yoksul hizmetçi değil; varlık içinde yüzen ama kumara bulaşmış olan milyarderin kendi öz oğluydu. Asıl “hırsızın” kendi kanından olduğunu öğrenmek, milyardere hayatın en ağır tokadını indirdi.