Okulun temizlikçisi bana her gün atıştırmalık verirdi; yirmi yıl sonra borcumu ona geri ödedim

Küçük bir çocukken okuldaki beslenme saatlerinde kendimi görünmez kılmaya çalışırdım. Diğer çocuklar neşeyle yemeklerini yerken, ben sınıfın bir köşesinde başım önde oturur, kimsenin bana neden bir şey yemediğimi sormamasını umardım. Açlığın fiziksel acısı, hissettiğim o ağır utanç duygusunun yanında hafif kalıyordu. Fakirlik sadece bir eksiklik değil, çocuk kalbimde taşıdığım koca bir yüktü.

Bu durumu fark eden tek bir kişi vardı: Okulun hademesi Fata Teyze. Her gün sessizce yanıma sokulur, “Ben zaten aç değilim,” diyerek elime bir sandviç tutuştururdu. Yalan söylediğini bilirdim ama başka çarem olmadığı için o sandviçi yerdim. Yıllar sonra onun yalnız kaldığını, hastalandığını ve tedavi masraflarını karşılayamadığını öğrendim. Hasta listesinde adını gördüğümde kalbim duracak gibi oldu; ona olan vefa borcumu ödemek için hayatımın fırsatı ayağıma gelmişti.

Hastaneye ulaştığımda onu pencere kenarındaki bir yatakta, hatırladığımdan daha da küçülmüş bir halde buldum. Yanına oturup ismini fısıldadığımda beni tanımakta zorlandı; fakat “Tarık?” dediğinde, hiçbir akademik unvanın o fısıltı kadar değerli olmadığını anladım. Ona ameliyatını bizzat benim yapacağımı söylediğimde gözlerindeki korku yerini bir hayrete bıraktı. Cebimden beyaz kağıda sarılı bir sandviç çıkarıp eline tutuşturduğumda ise ikimiz de gözyaşlarımızı tutamadık.

Ameliyatı başarıyla tamamladım; o masada sadece bir hayatı değil, çocukluğumun en değerli anısını da kurtarmıştım. İyileşme süreci mucizevi bir hızla ilerledi. Hastanedeki hemşireler, onun her fırsatta gururla “Benim Tarık’ım” diye benden bahsettiğini anlatıyorlardı. Taburcu olma vakti geldiğinde, gidecek bir yeri olmadığını sakin bir dille ifade etti. O an cevabım çoktan hazırdı: Onu hastaneye yakın, parka bakan sıcak bir daireye yerleştirdim.

Fata Teyze artık huzur içindeydi; sadece sağlığına kavuştuğu için değil, yaptığı iyiliğin boşa gitmediğini gördüğü için. Bugün ne zaman o eski okulun önünden geçsem, hiçbir yardımın küçük olmadığını ve veren elin asla zayıf kalmadığını hatırlarım. Bir doktor olmamın asıl sebebi tıp fakültesi değil, yirmi yıl önce bir hademenin bana uzattığı o sandviçti. O vefa borcu aslında hiç bitmeyen, paylaştıkça çoğalan bir sevgi döngüsüydü.

Like this post? Please share to your friends: