Alexander ile bir eczane kuyruğunda tanışmıştık; esprili ve olgun tavırları ilk başta hoşuma gitmişti. Görüşmeye başladığımızda sürekli kendinden, işinden ve sağlığından bahsetmesini heyecanına yormuştum. Ancak zamanla fark ettim ki, ne zaman ben bir şey anlatmaya kalksam ya telefonuna bakıyor ya da lafımı kesip konuyu tekrar kendine getiriyordu. Üstelik tüm buluşmalarımız sadece yürüyüş yapmaktan ibaretti.

Kasım ayının dondurucu bir gününde, iki saatlik yürüyüşün ardından artık soğuktan titremeye başlamıştım. “Lütfen bir kafeye girelim, çok üşüdüm, sadece birer kahve içeriz” dediğimde Alexander duraksadı ve yüzünde alaycı bir ifadeyle, “Ne yani, beni yemeğe mi getirtmeye çalışıyorsun? Senin için para harcamaya değip değmeyeceğine henüz karar vermedim,” dedi. Şaşkınlıktan donup kalmıştım; niyetim sadece ısınmaktı.
Kendi hesabımı ödeyebileceğimi söylediğimde ise daha da kaba bir teklifte bulundu: “Kafeye para dökmeye gerek yok, benim eve gidelim. Kendi topladığım mantarlar var, bedava yemek işte. Hem gitmişken bana ev işlerinde de yardım edersin, canın sıkılmaz.” Bu sözler, karşındaki adamın bir hayat arkadaşı değil, sadece masrafsız bir hizmetçi ve bedava bir dinleyici aradığının açık kanıtıydı.

O an Alexander’ın gözünde bir kadın değil, sadece hayatını kolaylaştıracak “ucuz” bir figür olduğumu anladım. Bana değer vermeyen, bir fincan çayın hesabını yapan ve nezaketten yoksun bu adamla geçirdiğim her saniye vakit kaybıydı. Onun bencilliği, soğuk havadan daha çok içimi ürpertmişti.

Hiç tartışmaya girmeden, “Alexander, bizim yolumuz burada ayrılıyor,” dedim. Arkamdan şaşkınlıkla bir şeyler mırıldandı ama dönüp bakmadım bile. En yakın kafeye tek başıma girip sıcak kahvemi yudumlarken, kendime olan saygımı korumuş olmanın verdiği huzurla ısındım. Bazen bir insanın gerçek yüzünü görmek için sadece bir fincan kahve teklif etmek yeterliymiş.