O sabah evimin önünde gelişen manzara, hakkında hiçbir şey bilmediğim küçük bir doğa harikası gibiydi. İlk başta toz veya veranda tuğlaları üzerinde hareket eden karıncalar sandım. Ama daha yakından bakınca, sıradan böcekler değil, gizemli kapsüllerinden yeni çıkmış minik peygamberdeveleri olduklarını fark ettim. Köpüklü bir kozayı andıran küçük, oval biçimli bir yapıdan -bir ootheca- narin, yarı saydam yaratıklar çıkmaya başladı. Vücutları sabah güneşinde parıldıyor, narin bacakları tuğlalara, havaya ve hatta birbirlerine tutunuyordu. Sanki duvarın kendisi nefes alıyor, canlı canlı. Yüzlerce minik peygamberdevesi yavaşça dağılarak minyatür bir ordu oluşturdu. Bu olguya “senkronize çıkış” deniyor; bu böceklerin tüm yavrularının neredeyse aynı anda doğduğu şaşırtıcı bir strateji. Büyülenmiştim: Doğa nasıl bu kadar hassas, düzenli ve bir o kadar da vahşi olabiliyordu? Cevap basit ve parlak: Bu minikler, geçen sonbaharda hava ılık ve çimenler hâlâ yeşilken yumurtalarını bırakan dişi bir peygamberdevesinin torunları.

Soğukların gelmesiyle yumurta kabuğu ölü gibi hareketsiz kaldı. Ama içeride, yaşam sessizce doğru sinyali bekliyordu. Kış boyunca embriyolar, rüzgardan ve düşük sıcaklıklardan korunarak uykuda kalırdı. Şimdi ise, bahar güneşi havayı ısıtıp sıcaklık mükemmel seviyeye ulaştığında, doğa onlara kimyasal sinyali verdi. Sonra onlar -yüzlerce minik yaratık- toplu uyanışlarına başladılar. Eşzamanlı doğumları bir tesadüf değil, bir hayatta kalma stratejisiydi: Aynı anda ne kadar çok yavru çıkarsa, en azından bazılarının yırtıcılardan saklanıp yetişkinliğe ulaşma şansı o kadar artardı.
Birkaç dakika içinde dağılmaya başladılar: Bazıları çimenlere gitti, bazıları duvara tırmandı ve bazıları yaprakların arasına saklandı. Birkaç gün içinde avcı olacaklardı; küçük ama acımasız, doğanın mükemmel dengeyi korumak için tasarladığı yaratıklar. Onları izledim ve hayatın ne kadar çok fark edilmeden yanımızdan geçtiğini düşündüm. Uyurken, kahvaltı ederken veya koştururken, sadece birkaç santim ötemizde koca evrenler doğuyor.