Köy halkı kışa hazırlık için taş duvarlar örüp kütük evler inşa ederken, ihtiyar adamın tarlasının ortasına basit bir bez çadır kurması herkesin diline düşmüştü. Komşuları harç karıp tuğla dizerken, o durmadan el arabasıyla içeriye yığınlarca saman taşıyordu. Köylüler, “Bu ihtiyar delirdi, ilk fırtınada donup gidecek” diyerek onunla açıkça alay ediyor, taşın dayanıklılığı karşısında bez bir çaputun hiçbir şansı olmadığını savunuyorlardı.

Hatta bir akşam komşuları toplanıp onu uyardı: “Eksi otuz derecede kapımıza gelip yardım isteme, biz seni uyardık.” İhtiyar ise sadece başını sallamakla yetindi ve sessizce samanlarını istiflemeye devam etti. O, doğanın dilini ve ısının sırrını çok iyi biliyordu. Köydeki görkemli taş binalar yükseldikçe, onun mütevazı çadırı sadece sarı bir ot yığını gibi görünüyordu.
Aralık ayı geldiğinde hava aniden soğudu ve termometreler eksi otuz iki dereceyi gösterdi. Köydeki o devasa taş ve ahşap evlerde hayat bir kabusa dönüştü. Duvarlar buz kesmiş, kovadaki sular donmuştu. Erkekler uyumuyor, sobaları sönmesin diye yarım saatte bir odun atıyorlardı. Kalın ceketlerle uyumalarına rağmen soğuk, taşın gözeneklerinden içeri sızıyordu. Ancak ihtiyardan hiçbir ses çıkmıyordu.

Merakına yenik düşen ve vaktiyle en çok alay eden komşusu, üçüncü gecenin sonunda çadıra gitti. İçeride donmuş bir ceset bulacağını sanıyordu. Perdeyi araladığında yüzüne çarpan sıcak hava onu şoke etti. İçerisi otuz dereceydi ve ihtiyar adam üzerinde sadece ince bir gömlekle huzur içinde oturuyordu. “Bu nasıl mümkün olabilir?” diye sordu komşusu dehşet içinde.

İhtiyar adam gülümseyerek çadırın duvarına vurdu: “Çift kat branda arasındaki hava ve sıkıştırdığım samanlar, dünyanın en iyi yalıtımıdır. Siz koca taş duvarları ısıtmaya çalışırken enerjinizi boşa harcadınız; ben ise sadece kendimi ısıtacak küçük bir alan yarattım.” O günden sonra köyde alaycı gülüşler kesildi. Köylüler, önemli olanın yapının ihtişamı değil, içindeki aklın verimliliği olduğunu zor yoldan öğrenmişlerdi.