Yetim olmadığımı 32 yaşındayken keşfettim. Yıllarca “ölü” anne babam ve büyükannem için yas tutmuştum, ta ki özenle kurguladıkları yalanların altında gizlenen gerçeği öğrenene kadar. Cenazesinden üç gün sonra, kendi el yazısıyla yazılmış bir zarf her şeyi değiştirdi. İçinde bana “kızım” diye seslenmiş, beni terk ettiği için özür dilemiş ve asla istenmeyen biri olmadığımı hatırlatmıştı.

Büyükannem, sözde “kaza” sonucu yetim kaldığım andan itibaren beni büyütmüştü. Onunla hayat basit ve yoğundu; acil durumlar için krep, kütüphane ziyaretleri, pazar çayı, kart oyunları ve geceleri fısıltıyla anlatılan hikayeler. Bazen onun tutumluluğunu ve sınırlamalarını acı verici derecede dürüst bulsam da, hiçbir temel ihtiyacımdan mahrum kalmamam için yorulmadan çalıştı.
Gerçek o mektupta ortaya çıktı: Anne babam bir araba kazasında ölmemişlerdi; mirasımı çalmaya çalıştıkları için hapse girmişlerdi. Büyükannem, beni açgözlülüğünden korurken rahat uyuyabilmem için bana yalan söylemeyi seçmişti. Tartıştığım her “hayır”, her ret, onun benim geleceğim için biriktirme şekliydi.

Dolabındaki mavi bir ayakkabı kutusunun arkasında, üniversite fonu hesap özetlerini, birikimlerimi ve ilk dairem ile küçük bir araba için talimatları içeren bir dosya buldum. Benim için biriktirdiği her şey, beni koruduğu her şey oradaydı. Beni büyütmüş, korumuş ve o kadar derinden sevmişti ki, aldatmak bile bir şefkat eylemi haline gelmişti.
On yedi yıl sonra, dar bir soyunma odasında, elimde küçük bir bölgesel tiyatro ödülüyle, sonunda anladım. Yalanları bana hayat vermişti. Kırılgan mektuba dokundum ve fısıldadım, “Seni affediyorum. Haklıydın. Yetim değildim.” Gerçek acımasızdı, ama garip bir şekilde, tam da ihtiyacım olan şeydi.